30 Kasım 2011 Çarşamba

Celal Tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesi (Barananadam'la Seyrisefer)

"Celal Bey ilçemizin saygın kişilerindendir."
Aman ne tanıdık geldi anlatamam. Onur ünlü açısını en büyük korkularımızdan birinin üstüne almış bu sefer. Absürt bir komedinin ötesinde Kapkara Bir Komedi bu! Kimler var bu çarpıcı timin içinde bir bakalım.
Filmin baş rolünü karakteristlik sesi ve olgun oyunculuğla Selçuk Yöntem almış. Yanında her biri birbirinden güzide Tiyatro ve Sinema oyuncuları var.Sırasıyla:Ezgi Mola,Türkü Turan, Köksal Engür,Bülent Emin Yarar,Güler Ökten,Alpay şayhan,Cengiz Bozkurt,Ushan Çakır,Tuğra Kaftancıoğlu,Gazanfer Ündüz,Tansu Biçer,Yilmaz Gruda.Filmin yaratıcısı kendine has adamlığıyla tanıdığımız Onur Ünlü.

Filmin ilk on dakikası içinde öyle bir düğüm atılıyor ki, çözebilene aşk olsun. Bu sosyolojik anlamda da psikolojik anlamda da akıllara ziyan bir açmaz. Filmin karakterleri her geçen dakika ezilir ve acizleşirken kendimizi onlara gülmekten alamıyoruz. Alamıyoruz çünkü bu adam sözünü esirgemiyor sayın okuyanım. Zaten iki önceki filminde de bunu yapmıştı.(Filminin ismini söylemeyeceğim,onu da siz araştırın artık,hem meşgale olur.)

Filmin eksen karakterini usta oyuncuların canlandırmasına şaşmamalı, iç aksiyonlar dış aksiyonları kovalıyor,yani Türkçesi;kimsenin bir söylediği bir yaptığını tutmuyor. Filme bol bol gülerken, için için de kızmayı ihmal etmiyorum bu ahlaki sisteme.
Amalar kaplıyor aniden içimi, ama diyorum içimden, ama o da haklı geçim, ama o da haklı çocuk, ama o da haklı aşk peki ya ahlakıyla parlayan o adam.Neyse filmi daha fazla ele vermeyeyim. Gidin görün sayın okuyanım.Neden mi?
Oyunculuk performansı izelemek için, farklı bir senaryo okumak için, görüntü yönetimi için, bol bol gülmek için, çokça düşünmek için, en önemlisi de;İlk kez beyaz perdede hakkıyla bir kara komedi izlemek için.İlk kez bir kara komedinin Avrupa normuna ulaştığına tanık olmak için. Kuşkusuz, Avrupadaki benzerlerinden hiç eksik kalır yanı yok. Bulmuşken bunamayalım lütfen. Film hakkında daha fazla atıp tutardım ama salonda 12 kişi olduğunu gördüm ya  ne söylesem az gelecek şimdi. O yüzden aman filmin ismine aldanın da gidin. İyi seyirler sayın okuyanım.

Yokluğumu al

Belki yanındayımdır şimdi
Ne güzel kokluyorumdur saçlarından
Öpüp içime çekiyorumdur gözlerini
Karanlığı görünceye
Örünceye kadar yalnızlığını
Isınabiliyorsan ben sarılmadan
Ordayımdır
Hatta mıncırıyorumdur sırtını
Kızıp duvara yaslanıyorsundur
Duvar üşütmesin diye
Kaçıyorsundur soğukluğundan
Garantici olma sevgilim
Yanında duvar var
Ötesi benimdir belki
Yokluğuma sarıl ki
Senin olsun yokluğum
Sanma yokum
Sen sarıl
Ben
Var olurum

24 Kasım 2011 Perşembe

Darlanırım

Trip yapma kızım
Acayip mutsuzlaşıyorum
Yediğimden bir bok anlamıyorum
Sigaraya abanasım geliyor, yapamıyorum

Trip yapma kızım,
Zaten şanssızım
Kaybetmeye takatim yok
Bir ara çıkarım hayatından

Trip yapma güzelim
Haydi  bir şarap içelim
Zaten dünya güzelleşir
Kavgaya lüzum kalmaz

Trip yapma güzelim
Seni şimdi bir öperim
Kaçarım kalabalığa
Faili meçhule gider dudakların

Ah be güzelim
Sinema minema bunlar bahane
Susarak durmaya yer arıyoruz
Zaten ortamı değil

Canım,güzelim
Vallahi söz bir daha incitmeyeceğim
Harç paramı feda ettim bak
Askere alınmam an meselesi

Biliyorum güzelim
Bu şehre karıştı aşkımız
Zaten aynı evde yaşayamıyoruz
İstesek de biz olamıyoruz

Tamam tamam güzelim
Yok bir daha böyle melankoli
Zaten sensiz uyuyorum kaçtır
Anla işte saçmalıyorum

Uzatma kızım
Vakit dar,gerilmeyelim
Birazdan eve gideceğim zaten
Öp de kendime geleyim

Elimi tut yavrum benim
Söz laga luga etmeyeceğim
Biliyorum biraz öküzüm
Ne yapayım mayamda şiddet var

Yapma şunu diyorum hayatım
Vallahi basıp giderdim aslında
Ama yapamıyorum
Ne yapayım seni seviyorum

Düşmesin gülüşün kaldırıma
Kazara biri bulur falan
Acayip sinir olurum
Şiire küserim sırf bundan

Kabul ediyorum hak ettim
Hazır tribini de yaptın
Madem bağırdın gece gece
Bari sarıl da kabus görmeyeyim

17 Kasım 2011 Perşembe

"Gelecek Uzun Sürer." Film de öyle ama nasıl? (Barananadam'la Seyrüsefer)

Sinemada 8 kişi ya varız ya yokuz.Filmin aldığı ödül sayısıyla neredeyse kafa kafayayız anlayacağınız.Yani kişi başına neredeyse bir ödül düşecek.Ben ödül istemiyorum,bir ödülün bir seansa 50 kişi getirmesini istiyorum,olmuyor.
Yazar ve Yönetmenimiz 'Özcan Alper', Oyuncularımız 'Gaye Gürsel' , 'Durukan Ordu' , 'Sarkis Seropyan' , 'Osman Karakoç'.Yapımcılığını ise 'Ersin Çelik' ile 'Soner Alper' üstlenmiş.Künyeyi gördük,şimdi de anyayı konyayı görelim...

Film başlıyor, 'Sonbahar' kokusu arıyorum, bu kez koku daha kesif,hem belgeli,belgeselli...
Yan salonda "Ölümsüzler" isimli bir amerikan filmi 3D (Üç boyutlu) şekliyle oynuyor,efektleri bizim salondan duyuluyor.Bizim film ise üç boyutlu değil,onlarca boyutu var.Benim yaşım bir miktarını yakalamaya yetiyor.
Zaten böyle filmlerin Üç Boyutlu ve "Gerçek gibi" olmasına gerek yok çünkü bu filmler "Gerçek".
Şimdi yazıma bu gibi yersiz bir kıyaslamayla başlayarak neyin peşinde olduğumu merak ediyorsun okuyanım. Filmdeki "Gerçek" kahramanlarımıza nazaran, ben bu çeşit eften püften şeylerin peşinden koşarım, filmin yönetmeni gibi "gerçek" şeylerin peşinde koşacak çapta değilim,zamanın bu anında, bir İstanbul sinemasında. Aman yanlış anlamayın, film seyircisini suçlamıyor,bu benim kendime artistliğim. Filmde artistlik yapılmıyor.Oyunculuk numaraları falan da yok.Aklı başında bir kaç adam,bir takım belgelerle 'Gerçek'i gösteriyor.
Peki ama hangi "Gerçek"i?
Her şeyin başladığı yeri,geçmişimizi , mensup olduğumuz milliyetin,haritada yalnızca üç tarafı denizlerle çevrili kara parçası olarak görünen Türkiye'nin gerçeği. Konu bize uzak değil, yıllardır süregelen iç savaşın mağduru Türkiyeli'lerin acıları...Belki de bize coğrafi olarak en uzak konu budur; Ne uğruna katledildiği belli olmayan bir ulusun çocuğuyla, batılının maşalamasıyla kendi dramını yaratan başka bir ulusun çocuğunun,her şeyin ardında olanları arayış diyalektiği...

Ölünün ardından yakılan 'Ağıtlar'ın estetik ve romantik yönüne vurulan batılı bir ermeni kızı ile batılı kızın estetik yönüne vurulan kürt erkeğin öyküsü,tarihi katliam belgeleriyle iç içe ironik bir anlatımla akıyor,gidiyor...
Bu günlerde körüklenen milliyetilik dalgalarının yol açtığı iç savaş ortamının yaratım kaynağı belgeleniyor...Tüm bunlar olurken, malesef kişi başına neredeyse bir ödül düşüyor...
Devletin içindeki küçük devletlerin adı geçtiğinde insanın içi ürperiyor.Anneler çocuklarını,eşlerini,akrabalarının ceset kemiklerinin verilmesini; Kızımız sevgilisini; Erkeğimiz hayallerinin kadınıyla hayattan keyif alacağı günü bekliyor...
Sonlara doğru beni bu memleketin vatandaşı olmaktan utandıran "Belge"ler arttıkça film başka türlü uzuyor.Malum "Gelecek uzun sürer."
Tarihin sorumlusu devlet ne mi yapıyor?
Sonra o devletin Kültür Ve Turizm Bakanlığı bu filme sponsor oluyor.Belki geçmişiyle hesaplaşmayı böyle deniyor.Sonra... Hala insanlar ölüyor,öldürülüyor...Sonra... Malesef bu seansta kişi başına neredeyse bir ödül düşüyor.Sonra kulaklarımda erkek kahramanımızın filmdeki şu cümlesi çınlıyor. "Sonra... Ne kadar çok sonra var,değil?"

15 Kasım 2011 Salı

Boğaz'ın da bir durum var kardeşim

Hiç tanımadığım adamların yokluğunu hissetim ilk defa.Boğaza karşı oturmuş,bir biralık kulağımla yanımda konuşan adamları dinliyorum,bir vapur düdüğü ötüyor,usulca geçiyor tam üç yat art arda... "Zenginlik böyle bir şey işte usta!" diyor yanımdakine biri;Öteki, "Bu Taksidir ha,sıkça yaraşıyor".İnanmıyor öteki," Valla lan", diyor, "Deniz Taksi!" Biri Diyarbakır'lı, öteki Mardinli iki yağız delikanlı,Beşiktaş iskelesinde,boğaza nazır...
O sırada bir tur gemisi geçiyor."Ula bunlar,Japon mu,Koreli mi,Nerelidir?" Diyor bizimki. "Koniçuva!" diye bağırıyor öbürü.
Beşiktaş İskelesinde,üç kişiyiz.onlar benim yanımda denizi görüyorlar,ben denize bakıyorum.Atlamak istiyorum iskeleden,denizin derinliğine yüzmek..."Ulan" diyorum, "Yüzerek karşıya geçsem çok mu ayıp olur rekortmenlere?" Bir Yıldız Tilbe şarkısı mırıldanıyor Diyarbakırlı. "Deniz o coğrafyanın insanlarını ancak bu kadar yumuşatır." diyorum içimden.Akşam düşüyor İstanbul'a.Çöpçüler çöp topluyorlar,çocuklar hala çocuk olduklarından şikayetçi gibi görünüyor gözüme,bir an önce büyüyüp alkol tüketmek istiyorlar sanki boğaza karşı.Büyükler ise alkol tüketimini bahane ederek anlatıyorlar bir şeylerini.
Zamanla ışıkları yükselecek İstanbul'umun. Köprüler ışıl ışıl,her bir yanı Camii silüeti,balıkçılar balık tutuyorlar yada öyle sanıyorlar, daha çok balık tutmaya bahane arıyorlar.Bu sayede şehrin manzarasını dikizliyorlar,İstanbul boğazından en çok balıkçılar anlıyor.Fotoğraf çekiyor bir japon turist teknede, "Ama İstanbul burası,fotoğrafta durduğu gibi durmaz." diye bağırasım geliyor,yapamıyorum.Bozulmuyor fotoğrafçı,gerçeği o da hissediyor.
Gecenin dostu ay beliriyor,sonrası yakamoz...Kim ne derse desin en çok yalnızlık yakışıyor bu şehrin insanına.Yazara,şaire ihtiyacı var bu şehrin,sinemacıya,en çok da balıkçıya!
Kız kulesi ah o kız kulesi ne fenadır bilmezsiniz.İstanbul'un küçük hanımıdır o. Gündüz Üsküdar'la birliktedir.Gece oldu mu sabaha kadar kuyruk sallar Beşiktaş'a...Ah o kız kulesi...Ne biralar içilmiştir ona karşı,İstanbul onu hisseder,boğazın bilinmezliğidir manzarası...Sultan Ahmet Köşeden bakar, Ayasofya divasıdır yarımadanın.Beylerbeyi resmi bir yılışıklıkla görünür ötelerde...Tek gerçeği minareleri hatırlatır bu şehrin,gökyüzünü göstererek bize sonsuzluğu işaret ederler.Kaybolacağımız, karışacağımız yeri gösterirler günün birinde...Vapurlar,köprüler,ışıl ışıl Eminönü ve sessiz sakin Kuzguncuk...
İstanbul kuzey yıldızının yansımasıyla,yakamozunun kesiştiği noktada gizlenen sözler var,sanki yazıyorum,okuyamıyorum,ah,okuyamıyorum.

"Karaladıklarından nasıl haberdar olurum sayın yazanım?"