22 Mayıs 2012 Salı

Tiyniyetsiz Öyküler Serisi Vol II - Takım Çantası - Yine Pazar


Yine o pis sıkıcı iç karartıcı günlerdan biri. Bir Pazar günü. Tanrının bile dünyayı yarattıktan sonra hiç bir şiye yapmadan, ayaklarını uzatıp dinlenmesine şaşmamalı. Böyle günler tanrının bile hiçliğin kuytuluğunda yorulmasına yol açabilir. Dünyada neler oluyor haberim yok. Gündemi takip etmiyorum. Uzun süre önce bıraktım. Gündemin medyanın bana gösterdiği kadar olduğu gerçeğini sevmiyorum. Taze ve tarafsız bilgiler bulana kadar varoluşum zeval görmediği sürece gündem beni bağlamayacak! Kendime sözüm var. 

Şu boğucu günde ne yapmalıyım? Akrabam yok, ailem yok, arkadaşlarım yok. Benim olmayan hiç bir şeyle ilgilenmiyorum.  Bu günün geçmesi gerek, bitmesi gerek. Hemen hafta başı gelmeli. İş başı yapmalıyım. Ofis çalışanlarının o meymenetsiz, içten pazarlıklı ve yüzeysel surat ifadelerini bağımlı bir rutinlikle karşılamalıyım. Başını bilmediğim sonunu ise göremediğim hayatımın sadece ortasında olduğumu bile bile o sikko işe gidip, önüme gelen evrakı imzalamalıyım. Sevdiğim için değil, hep öyle yaptığım için, ihtiyacım olduğu için... Bu boğucu günün geçmesine ihtiyacım var. Hobiler edinip, beynimi oyalamak istemiyorum. Ne istediğimi de bilmiyorum, ilgilenmiyorum. Gün geçmeli, yarınım gelmeli. Elimde olan tek şey yarınlarım. Tüm bilinmeyenler yarınlarda saklanmış, beni bekliyor. Mesela, bir gün ansızın umutlanabilirim! Geçmişte yatağa attığım o kaşarlardan birine evlenme teklif etmek isteyebilirim. Düzenli bir hayat kurmak istediğim için falan değil, onu ömür boyu bedava düzmek için… Ama hayır, o gün bugün değil. Bugün dünya hiçbir şeyimi hak etmiyor...

Midem, midem yanıyor. Kahvaltı! Belki de kahvaltı yapmalıyım. Bu işi evde bitirmeliyim, hiçbir insan evladının suratını görmek istemiyorum. Koltuktan kalkmalıyım, mutfağa adım atmalıyım. Öyle de yapıyorum. Koridordayken mutfakta birikmiş çöplerin kesif kokusu burnumu çalıyor. Çürük kokusu, ruhumu okşuyor. Bu kokuya çok alıştığımdan beni evimde hissettiriyor. Mutfağa girer girmez koku dayanılmaz bir baş ağısıyla burun direğime vuruyor. Öksürüyorum ama ciğerlerimi umursamıyorum. Ciğerlerimi hissetmiyorum. Orada olup da varlığını görmediğim, dokunamadığım hiçbir şey benimmiş ve gerçekmiş gibi gelmiyor. Bu noktada ciğerlerime inanmıyorum. Dolaptan aldığım yumurtaları rafın üstüne koyuyorum. Üstündeki derin çizikleri saymazsak hala teflon sayılabilecek tavamı ocağın üstündeki tek boşluğa yerleştiriyorum. Gazı açmak için elimi refleksle vanaya uzatıyorum. Vananın yerinde olmadığını fark ediyorum. Onu sinirle kırışmı hatırlıyorum, mutfağı öfkeyle terk edişimi… Diğer vanalar yerlerinde öylece duruyorlar. Onlara dokumak istemiyorum. Bugün bu evde açılan tek vana o olmalı. Parmaklarım demir çubuğu kavrıyor ancak döndüremiyorlar. Parmaklarıma küfürler ediyorum. Bir vanayla baş edemediğim gerçeğini kabullenemiyorum. Geriye bir tek ihtimal kalıyor. Alet çantası! Evet, geçtiğimiz hafta kapıma kimin bıraktığını bilmediğim o çanta, takım çantam! Koridorda yanından geçtiğimi anımsıyorum. Dönüp çantayı açıyorum. İçlerinden işime en çok yarayacak aleti seçiyorum. Bir pense görüyorum, elime alır almaz avucumun yumuşak malzemesini kavradığını hissedebiliyorum. Buna sevinmiyorum. Hemen ocağın başına dönüp penseyle demir vanayı kavrıyorum. Hayvani bir hırsla çeviriyorum, gaz geliyor. Ocağın çakmağı gazı ateşliyor. Gazı yakıyorum. Pensemin sayesinde... Penseyi kullanmanın verdiği hazzı hissetmekle meşgulken tava kızıyor. Yağı üzerinde gezdirip, yumurtaları kırıyorum. Sarı toplar olgunlaşır olgunlaşmaz, ateşi kesmek için pensemle vanaya dayanıyorum. Çeviriyorum kapanmıyor. Biraz daha güçlü çeviriyorum, hayır kapanmıyor! Biraz daha ateşin üstünde kalırsa turuncusu kaskatı kesilecek yumurtalarımın piştiği tavayı ısıdan kurtarmak için havaya kaldırıyorum. Koyacak serin bir bulamıyorum. Ocak yanıyor, kızgın tava elimde, kocaman mutfakta hiç boşluk bulamıyorum. Bir elimde tava, bir elimde pense, İstanbul’da bir mutfakta kalakalıyorum. Pazara küfrediyorum. Tüm suçu Pazar gününe atıyorum. Aldırış etmiyor. Penseyle vanayı olanca gücümle kavrıyorum. Tüm gücümle vanaya yükleniyorum. Ne oluyorsa o an oluyor. Vanaya sıçrayan yağ yüzünden pense vanadan kayıyor ve avucumu kızgın ocak demirine yapıştırıveriyorum. Çığlık atıyorum. Ses evin boşluğunda yankılanıyor. Tüm gücümle elimdeki tavayı hırsımı alamadan duvara fırlatıyorum. Yumurta duvara yapışıyor, usulca yerçekimine kapılıyor. Bildiğim her şeye küfrediyorum ama elimin acısı geçirmiyor. Bana buz lazım, sıfır derecenin altında herhangi bir su formu! Buzluğa yöneliyorum. Kapağı açar açmaz, yersular süzülüyor. Buzluğun bozulduğunu böyle bir zamanda fark etmek beni sinir krizine sokuyor. Buzdolabına Penseyle darp veriyorum. Hemen musluğa abanıyorum ama makus talihim beni yanıltmıyor. Suların kesik olduğun fark eder etmez, belediyeye küfrediyorum, küfürlerim dolaylı olarak devleti de etkiliyor, umursamıyorum memuriyet başında değilim. Elimin acısı tüm gövdemi kaplıyor. Çaresizce kendimi dışarı atıyorum. Su saatinin vanasını kontrol ediyorum. Üstündeki mührü görür görmez, küfürlerimi belediyeye değil, bankama yönlendiriyorum. Otomatik ödeme talimatım olmasına rağmen neden hesabımdaki paralardan ödemediklerine küfrediyorum. İçeri koşup pensemi alıyorum. Bir hamlede mührü koparıp vanayı çeviriyorum, içeri koşup musluğu açıyorum ancak su akmıyor. Şimdi devlet su işlerine küfretme vakti… Ağzıma geleni sayıyorum, acıma bir de tarifsiz sızlama ekleniyor. Ne yapacağımı bilmez halde evde dolanıyorum. Elimi belki soğuktur diye cama dayıyorum ancak ateş kadar sıcak! Cama küfretmiyorum gerek yok. Kendimi apartman boşluğuna atıyorum. Karşı komşunun kapısını çalıyorum buz alırım umuduyla. Kapıyı açmıyor evde yok… Aşağı inerek önüme gelen her dairenin kapısını çalıyorum. Kimse açmıyor derken iki kat aşağıdaki bir dairenin kapısı çalar çalmaz daha önce binada hiç görmediğim bir kadın çıkıyor. Üstünde geceliğiyle, seksi vücuduyla bir iyilik meleği gibi duruyor karşımda. Yanık olmayan elime bakıyor. Neden baktığını anlamak için ben de bakıyorum. Elimde duran penseyi fark ediyorum. Yanan elimi gösteriyorum. Buz var mı diyorum. Yabancı bir dil geveliyor. Türkçe bilmediğini anlıyorum. Yüzüme aval aval bakıyor. “Ice!” diye bağırıyorum, “Ice!” Beni içeriye davet ediyor. Telaşla içeri girer girmez, benim dairemle aynı krokide olduğunu bildiğim dairenin mutfağına yöneliyorum. Buzdolabı yok! “Ice” diye bağırıyorum, “My hand” diyorum, “Burn!”, “Burn be kadın!” Kadın beni takip et işareti yapıyor. Takip ediyorum. Yatak odasında buluyorum kendimi. Yatağın başında küçük bir buzdolabı olduğunu fark eder etmez, yatağa oturup açıyorum kapağını. İçinde buz arıyorum ama yok! Parmağıyla işaret ettiği yere bakıyorum. Soğuk votka şişelerini görüyorum. Hemen bir tanesini alıp elimin açsına bastırıyorum. Elim bir anda rahatlıyor. Yavaşça hissizleşmeye başlıyor. Kadın acım gereç umuduyla, “Drink!” diyor, ardından ekliyor, “İçelim, güzelleşelim!” Kurduğu ilk Türkçe cümlenin bu olmasına şaşırmama fırsat kalmadan kendimi Rus votkasını kafama dikerken buluyorum. Türkçe kelimeleri neden bildiğiyle ilgilenmemeye kara veriyorum. O boyutu çoktan geçtiğimi, Tanımadığım, Rus bir kadının yatak odasında, yatağın üstünde bir elimde Rus votkası diğer elimde penseyle öylece durmakta olduğumdan biliyorum. Biraz daha dikiyorum kafaya, yüzüm gözüm ekşiyor. Ne sert şey şu votka! Yanıklarıma bir yenisi daha ekleniyor, artık içimde yanıyor! Kadına küfrediyorum. Beni anlıyor. Karşılık veriyor, hem de Türkçe. Bir süre küfürleşiyoruz. Beni anlıyor, umarsızca küfrediyor. Sinirlenip evi terk etmek üzere hareketleniyorum. Eliyle beni yatağa itiyor. Pantolonumu çıkarmaya çalışıyor. Elimdeki penseyi dolabın üstüne koyup hiçbir şeyi garipsemeden işe koyuluyorum. Acımı unutmam gerek. İşim biter bitmez, rahatladığımı hissediyorum. Bu kez de karnımın açlığı başlıyor. Açım diyorum, “I’m hungry”. Elini yatağın yanına atıp, bana bir mesir macunu uzatıyor. Afiyetle yiyorum, şekerli gıdayı. Elimin açsı geçmeye başlıyor. Votkaya abanıyorum. Sarhoş oluyorum. Gitmeye niyetleniyorum ancak kadın bırakmıyor. Para ver diyor. Money! Benden para istiyor, o an anlıyorum bu kadının bir serbest meslek erbabı olduğunu. Bu kez de para vermemek için mücadelem başlıyor. İtişip kakışmaya başlıyoruz. Bana bir yumruk atıyor. Afallamamı fırsat bilip, suratıma eline aldığı şişeyle vurmaya çalışıyor. Korkutmak için buzdolabının üstündeki penseyi elime alıp ona doğru sallamamla, kadının kaşını yarmam bir oluyor. Kanlar akıyor, kadın öfkeden kuduruyor. Şişeyle kafama vuruyor. Sinirden ne yapacağımı bilmez halde bir kafa atıyorum kadına. Bayılıyor. Ölüp ölmediğini merak ediyorum. Nabzı belli belirsiz atıyor. Elimi yatağın çarşafına  temizliyorum… Etrafta kimliğini arıyorum, bulamıyorum. Çantasını karıştırmaya başlıyorum ülkeye kaçak yollarla girdiği görüyorum ve polise gidemeyeceğinden emin oluyorum. Ancak bir satıcısı olabilir, benim peşime düşebilir. Bu beni korkutuyor, davalarla, tutukluluklarla uğraşmak istemiyorum. Dayanamayacağımdan değil, uğraşmak istemediğimden. İşimi sağlama almam gerektiğini düşünüyorum, garantici yönümü seviyorum. Kadını yatağın üstüne yatırıyorum. Pensemi arka cebime atıyorum.  İçki şişelerini yatağın üstüne ve tüm odaya boşaltıyorum.  Kapı kolundaki ve etraftaki parmak izlerimi siliyorum ne olur ne olmaz diye. Odayı ateşe verip, çıkıyorum. Ateş odayı kaplıyor. Hemen ve sessizce dışarı çıkıyorum. Gaz vanasını kapatıyorum ki bina havaya uçmasın.

Hemen daireme çıkıyorum. Az sonra binadakilerin çığlıklarını duymaya başlıyorum, ateş apartman boşluğuna yayılmadan binayi terk etmeme gerektiğini biliyorum ama önce kaçarsam şüpheleri üstüme çekerim korkusuyla, dairemden çıkamıyorum. Üstümdekileri çıkartıp, sabahlığımı giyiyorum. Kapı çalıyor. Acıyorum, aşağı katlardaki yardımsever öğrencilerden bir kaçmam için beni uyarıyor. Teşekkür ederken bir anda irkiliyorum. Hemen geri dönüp pantolonumun arka cebinde bulunan penseyi takım çantasına koyup, tüm gücümle kendimi binanın dışına atıyorum. İstanbul itfaiyesi her zamanki gibi geç kalıyor. Ancak yeterince değil, ateşler benim yatak odama sıçramadan yangın kontrol altına alınıyor. Kadının satıcısı geç kalıyor, Elena diye bağırıyor. İtfaiye içerde yanmış bir ceset bulduklarından bahsediyor. Adam duyuyor, telefonuna sarılıyor. Bir insanı, dahası canlıyı kaybettiğine değil de, arabasının bir kazada pelte çıktığına üzülen bir edayla telefonda birilerine dert yanıyor. Elim, elim yanmaya başlıyor. Buz bulmalıyım, yeniden.

"Karaladıklarından nasıl haberdar olurum sayın yazanım?"

Bu gadget'ta bir hata oluştu